Midilli’yi yalnızca güzel sahilleri, taş köyleri ve Ege mutfağıyla anlatmak eksik kalır. Çünkü Lesvos, üzerinde yürüdüğünüz toprağın milyonlarca yıllık jeolojik tarihiyle, antik çağlardan günümüze uzanan edebiyatıyla, kendine özgü gastronomisiyle ve Avrupa’nın en önemli sulak alanlarından biriyle çok katmanlı bir ada.
Bazen bir ismin kökeninde Hitit tabletlerine, bazen Sigri’de 18 milyon yıl önce yaşamış bir ağacın gövdesine, bazen Plomari’de bakır imbikten yükselen anason kokusuna, bazen de Kalloni Körfezi’nde binlerce kilometrelik göç yolculuğuna ara veren bir flamingoya rastlarsınız.
Midilli’nin hikâyesini anlamak için bu altı başlık özellikle önemlidir.
1. Bir Adanın İsminin Peşinde: Lesvos Adı Nereden Geliyor?
Bir adanın hikâyesine başlamak için belki de en doğru soru şudur:
Neden adı Lesvos?
Bugün Türkçede Midilli, Yunancada Lesvos olarak bildiğimiz adanın adı, aslında bizi binlerce yıl geriye götüren oldukça ilginç bir hikâyenin kapısını açıyor.
Antik Yunan mitolojisine göre adanın ilk hükümdarlarından biri Makaras ya da Macareus olarak anlatılır. Mitolojik anlatıda Makaras, Güneş Tanrısı Helios'un oğludur ve ada onun döneminde bir süre Makaria adıyla anılır.
Sonrasında hikâyeye Tesalya'dan gelen genç bir kahraman girer: Lesvos.
Efsaneye göre Lesvos, Makaras'ın kızı Methymna ile evlenir. Zamanla kahramanın adı bütün adayla özdeşleşir ve ada Lesvos olarak anılmaya başlanır. Bugünkü Molyvos'un antik adı olan Methymna da aynı mitolojik ailenin izlerini taşır.
Fakat işin çok daha heyecan verici kısmı mitolojiden önce başlıyor.
Lesvos'tan önce “Lazpa” mı vardı?
Yaklaşık MÖ 14.–13. yüzyıllara tarihlenen Hitit çivi yazılı belgelerinde “Lazpa” adında bir yerden söz edilir.
Modern Hitit araştırmalarında Lazpa'nın büyük olasılıkla Lesvos Adası olduğu kabul edilmektedir. Mainz Üniversitesi'nin Hitit yer adları veri tabanında “Lazpa” üç farklı Hitit metninde kayıtlıdır. Oxford'da yayımlanan çalışmalar da Hitit belgelerindeki Lazpa ile Lesvos arasındaki bağlantıyı ele almaktadır.
Bu ayrıntı çok önemlidir.
Çünkü böylece Lesvos'un yazılı tarihini klasik Yunan dünyasından yüzlerce yıl daha geriye, Geç Tunç Çağı'na kadar takip edebiliyoruz.
Hitit belgelerinin birinde Lazpa'nın tanrılarından söz edilir. Başka bir belgede ise bölgedeki siyasi mücadeleler sırasında Lazpa'nın adı geçer. Bu kayıtlar, adanın Anadolu dünyasıyla ilişkilerinin günümüzden yaklaşık 3.300 yıl önce bile ne kadar güçlü olduğunu gösterir.
Bu nedenle Lesvos'u yalnızca bir “Yunan adası” olarak görmek tarihsel açıdan eksik kalır.
Ada, coğrafi konumu nedeniyle binlerce yıldır Anadolu ile Ege dünyasının buluşma noktalarından biridir.
Bugün Ayvalık kıyılarından Lesvos'a baktığınızda gördüğünüz yakınlık aslında yalnızca coğrafi değildir. Dil, ticaret, inançlar, tarım, denizcilik ve kültür açısından da iki kıyı arasında binlerce yıldır devam eden bir ilişki vardır.
Instagram gönderisinde yer alan “Lazzas kelimesinin yeşil veya verimli anlamına geldiği” iddiası ise daha dikkatli kullanılmalıdır. Lazpa–Lesvos bağlantısının akademik dayanağı güçlüdür; ancak sözcüğün kesin biçimde “verimli” veya “yeşil” anlamına geldiğini söylemek bugün için yeterince sağlam değildir.
Belki de Lesvos isminin güzelliği tam burada yatıyor:
Mitoloji bize bir kahramanın adını anlatırken, arkeoloji ve Hitit tabletleri aynı ismin arkasında bundan çok daha eski bir Ege–Anadolu geçmişinin bulunabileceğini söylüyor.
Bir bakıma Lesvos'un adı bile adanın kendisine benziyor:
katman katman, eski ve hâlâ tamamen çözülmemiş.
2. Haritada Göründüğünden Çok Daha Büyük: Yunanistan'ın Üçüncü Büyük Adası Lesvos
Lesvos'a ilk kez gelen birçok ziyaretçinin yaptığı ortak bir hata vardır:
Adayı küçük sanmak.
Haritaya baktığınızda klasik bir Ege adası görürsünüz. Feribottan Midilli Limanı'na indiğinizde de şehir merkezi kompakt görünür.
Fakat araçla kuzeye, batıya veya güneye doğru hareket etmeye başladığınızda fikriniz hızla değişir.
Çünkü Lesvos yaklaşık 1.633 km² yüzölçümüyle Girit ve Evia'dan sonra Yunanistan'ın üçüncü büyük adasıdır. Yunanistan'ın resmî turizm sitesi onu aynı zamanda Akdeniz'in en büyük adalarından biri olarak tanımlar.
Üstelik Lesvos'u büyük yapan yalnızca yüzölçümü değildir.
Adanın kıyı şeridi yaklaşık 459 kilometreye ulaşır.
Bu rakamın ne anlama geldiğini Lesvos'ta seyahat ederken daha iyi anlarsınız.
Bir sabah Molyvos'un taş evleri arasında uyanabilir, öğleden sonra Kalloni'nin sulak alanlarını geçebilir, ardından Eresos'un volkanik coğrafyasına ulaşabilir ve gün batımını Sigri'de bambaşka bir manzara karşısında izleyebilirsiniz.
Ve hâlâ aynı adadasınız.
İki büyük körfezin şekillendirdiği ada
Lesvos'un coğrafyasının en dikkat çekici özelliklerinden biri, kara içine derin biçimde giren iki büyük doğal körfezdir:
Kalloni Körfezi ve Gera Körfezi.
Bu iki körfez, adanın haritadaki karakteristik şeklini oluştururken aynı zamanda Lesvos'un iklimini, balıkçılığını, yerleşimlerini ve doğal yaşamını da şekillendirir.
Kalloni Körfezi yaklaşık 110 km² alana sahiptir ve dar bir boğazla Ege'ye bağlanan sığ yapısıyla neredeyse büyük bir lagün gibi çalışır.
Doğudaki Gera Körfezi ise zeytinlikler, küçük kıyı yerleşimleri ve sulak alanlarla çevrilidir.
Bunun sonucunda Lesvos'ta tek bir ada manzarası yoktur.
Kuzeyde Molyvos, Petra ve Eftalou çevresinde taş köyler ve dağlık sahiller öne çıkar.
Doğuda Mytilini ve Thermi, Anadolu kıyılarına bakan daha canlı bir yüz sunar.
Güneyde Plomari ve Agios Isidoros, denizcilik ve uzo kültürüyle farklı bir kimlik kazanır.
Adanın merkezinde Kalloni, sulak alanları ve geniş ovalarıyla bambaşkadır.
Batıya ilerledikçe ise zeytinliklerin ve ormanların yerini yavaş yavaş daha çıplak, sert ve volkanik bir coğrafya almaya başlar.
Ve sonunda Eresos ile Sigri civarında kendinizi neredeyse başka bir adaya geçmiş gibi hissedersiniz.
Bu değişimin jeolojik bir nedeni vardır. Lesvos'un batısında yaklaşık 21,5–16,5 milyon yıl önce yoğun volkanik faaliyetler yaşanmış ve bugünkü volkanik peyzajın temelleri oluşmuştur.
İşte bu yüzden Lesvos'ta klasik anlamda “adayı dolaşmak” birkaç saatlik bir aktivite değildir.
Burada mesafeler kadar coğrafyanın değişimi de yolculuğun parçasıdır.
Bir anlamda Lesvos, tek bir büyük ada değil;
aynı kara parçasına sığmış birkaç farklı Ege coğrafyasıdır.
Belki de onu keşfetmenin en güzel tarafı budur.
Mytilini'yi gördüğünüzde Lesvos'u görmüş olmazsınız.
Molyvos'u gördüğünüzde de olmaz.
Plomari'yi, Kalloni'yi, Agiasos'u, Eresos'u ve Sigri'yi gördükçe, adanın her defasında size başka bir yüzünü gösterdiğini fark edersiniz.
3. Bir Zaman Makinesi: Lesvos Taşlaşmış Ormanı
Sigri'ye doğru giderken Lesvos değişmeye başlar.
Doğudaki milyonlarca zeytin ağacı yavaş yavaş azalır. Yeşilin yerini sarı, kahverengi ve kızıl tonlar alır. Tepeler çıplaklaşır. Kayalıklar belirginleşir.
İlk kez gelen biri için manzara şaşırtıcıdır.
Çünkü burası, birkaç saat önce gördüğünüz Lesvos değildir.
Aslında tam da bu noktada adanın en büyük hikâyelerinden biri başlar.
Yaklaşık 18,5–20 milyon yıl önce.
Bugün Sigri, Antissa ve Eresos çevresinde gördüğümüz kurak volkanik arazinin bulunduğu yerde o dönemde yoğun, subtropikal bir orman vardı.
Sekoyaları andıran dev ağaçlar, çam türleri, servi benzeri kozalaklılar ve farklı meyveli bitkiler burada büyüyordu.
Sonra jeolojik dengeler değişti.
Kuzeydoğu Ege'de çok güçlü volkanik faaliyetler başladı.
Volkanlardan çıkan kül, lav ve sıcak volkanik malzemeler ormanı büyük ölçüde örttü. Ağaçlar havasız bir ortamda kaldı. Daha sonra silis bakımından zengin hidrotermal sıvılar bitki dokularının içine girerek çok uzun bir süreç içerisinde organik yapının yerini mineral yapıyla değiştirdi.
Ağaç ortadan kaybolmadı.
Taşa dönüştü.
Üstelik bazıları devrildiği yerde, bazıları ise milyonlarca yıl önce büyüdüğü konumda dik halde kaldı.
UNESCO kayıtlarında Lesvos Taşlaşmış Ormanı'nın yaklaşık 18,5 milyon yıl önce yaşamış bir ekosistemi koruduğu belirtiliyor. Bölgede 46'dan fazla bitki türü ve cinsi belirlenmiş durumda. Fosiller arasında yalnızca gövdeler değil; kök sistemleri, dallar, yapraklar ve meyveler de bulunuyor.
Bazı dik fosil gövdeleri 7 metreyi aşarken, çapları yaklaşık 3 metreye ulaşabiliyor.
Bu nedenle Sigri'de gördüğünüz şey birkaç taşlaşmış ağaçtan ibaret değildir.
Karşınızda bütün bir fosil ekosistemi vardır.
15.000 hektarlık doğal arşiv
Korunan Taşlaşmış Orman alanı yaklaşık 15.000 hektara yayılır.
Fosiller yalnızca karada da değildir.
Nisiopi çevresindeki deniz alanında da fosilleşmiş ağaçlar bulunur. Günümüzde özel tekne gezileriyle deniz üzerindeki bu jeolojik mirasın bazı bölümleri görülebilmektedir.
Yunanistan, Taşlaşmış Orman'ı 1985 yılında Korunan Doğal Anıt ilan etti.
Bölge ayrıca Natura 2000 ağı içerisinde korunmaktadır.
Burada sık karıştırılan önemli bir ayrıntı var:
Lesvos Taşlaşmış Ormanı bugün UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde değildir; Dünya Mirası Geçici Listesi'ndedir.
Buna karşılık Lesvos'un tamamı UNESCO Global Geopark statüsüne sahiptir.
Sigri'deki Lesvos Taşlaşmış Ormanı Doğa Tarihi Müzesi ise bu olağanüstü jeolojik hikâyeyi anlamak için adadaki en önemli duraklardan biridir.
Müzeden çıktıktan sonra çevredeki fosil alanlarına baktığınızda taşların anlamı değişmeye başlar.
Artık bir kayaya bakmıyorsunuzdur.
Bir zamanlar canlı olan bir ağacın hücre yapısına bakıyorsunuzdur.
Üzerinden rüzgâr geçmiş, dallarına yağmur düşmüş, belki çevresinde bugün artık var olmayan hayvanlar dolaşmış bir ağaca…
Sonra bir volkan patlamış ve zaman durmuş.
Belki de Lesvos Taşlaşmış Ormanı'nın en etkileyici tarafı budur:
20 milyon yıl önceki bir günü, bugün hâlâ görebiliyor olmak.
4. Plomari'den Dünyaya: Lesvos Neden Uzonun Başkenti?
Plomari'de öğle saatlerinde sahil boyunca yürürseniz bir süre sonra masalarda aynı görüntüyü görmeye başlarsınız.
Ortada küçük tabaklar…
Ahtapot, sardalya, peynir, zeytin, kabuklu deniz ürünleri…
Ve yanında uzun, ince bardaklarda suyla birleştiğinde yavaş yavaş beyazlaşan uzo.
Burada uzo yalnızca bir içecek değildir.
Bir sofra ritüelidir.
Ve Lesvos'ta bu ritüelin yaklaşık iki yüzyıllık güçlü bir üretim geleneği vardır.
Adada bugün yaklaşık 17 uzo üreticisi bulunuyor ve Visit Lesvos verilerine göre bu üreticiler Yunanistan'daki toplam uzo üretiminin en az yarısını karşılıyor. Yunanistan'da ve uluslararası pazarda tanınan en büyük uzo markalarının birkaçının merkezi de Lesvos'tadır.
Bu nedenle Plomari için kullanılan “Uzonun Başkenti” ifadesi yalnızca turistik bir slogan değildir.
Arkasında gerçek bir üretim kültürü vardır.
Neden Plomari?
- yüzyılda Plomari yalnızca güzel bir sahil kasabası değildi.
Burası hareketli bir ticaret ve üretim merkeziydi.
Zeytinyağı fabrikaları, sabunhaneler, tersaneler ve küçük damıtımevleri kasabanın ekonomik yaşamını şekillendiriyordu. Yerel uzo üretimi başlangıçta “rakaria” adı verilen küçük damıtma atölyelerinde gerçekleştiriliyordu.
- yüzyılın sonlarına gelindiğinde üretim büyümeye, markalaşmaya ve ihracata yönelmeye başladı.
Uzonun kalbinde ise bakır imbik bulunuyordu.
Geleneksel üretimde anason başta olmak üzere farklı aromatik bitkiler damıtma sürecine katılır. Üreticiden üreticiye değişen tarifler, kullanılan bitkilerin oranı, imbik sistemi ve damıtma tekniği farklı karakterler yaratır.
Plomari uzosunda özellikle Lisvori bölgesinde yetiştirilen anason büyük önem taşır.
Yunanistan'ın resmî teknik dosyasına göre “Ouzo of Plomari” üretiminde kullanılan aromatik bitkiler arasında Lesvos kökenli ve özellikle Lisvori anasonu — Pimpinella anisum — özel olarak belirtilmektedir. Plomari coğrafi işaretini taşıyan ürünün üretim ve şişeleme süreçlerinin de belirlenen Plomari coğrafi bölgesi içinde gerçekleştirilmesi gerekir.
Daha da önemlisi:
“Ouzo of Plomari” ve “Ouzo of Mitilene” Avrupa Birliği düzeyinde tanınmış coğrafi işaretler arasındadır.
Yani burada artık yalnızca bir içecekten değil, belirli bir coğrafyanın üretim kültüründen söz ediyoruz.
Uzo neden su eklenince beyazlaşır?
Uzonun en bilinen görüntüsü de kimyasından gelir.
Anasondaki aromatik uçucu yağların önemli bileşenlerinden biri olan anetol, yüksek alkollü ortamda çözünür. Uzo içerisine su eklendiğinde alkol oranı azalır ve anetol çok küçük yağ damlacıkları halinde sıvıya dağılır.
Sonuç:
Şeffaf uzo birkaç saniye içinde o karakteristik süt beyazı görünümüne dönüşür.
Ama Lesvoslular için uzo hikâyesinin asıl noktası bardağın içinde değil, çevresindedir.
Uzo aceleyle tüketilecek bir şey olarak görülmez.
Bir masaya oturulur.
Meze gelir.
Konuşulur.
Denize bakılır.
Bir tabak daha gelir.
Sohbet uzar.
Bu yüzden Plomari'de uzo deneyimini anlamak, yalnızca bir damıtımevini ziyaret etmek değildir.
Aslında Ege'de zamanı biraz daha yavaş yaşamayı anlamaktır.
Ve belki bu yüzden uzo ile Lesvos'un karakteri birbirine bu kadar benzer:
İkisi de hızlı tüketilmekten çok,
yavaş yavaş keşfedilmek ister.
5. Sappho'dan Elytis'e: Neden Bu Ada Bu Kadar Çok Sanatçı ve Düşünür Yetiştirdi?
Bir adanın büyüklüğünü yalnızca kilometrekareyle ölçemezsiniz.
Bazı yerler vardır; coğrafi olarak küçüktür ama dünya kültür tarihinde bıraktıkları iz inanılmaz büyüktür.
Lesvos tam olarak böyle bir yer.
Yaklaşık 2.600 yıl önce bu adada yaşayan bir kadın şairin dizeleri bugün hâlâ dünya üniversitelerinde okunuyor.
Onun adı:
Sappho.
Antik dünyanın en büyük lirik şairlerinden biri kabul edilen Sappho'nun Lesvoslu olduğu kesindir; yerel gelenek ve resmî Lesvos kaynakları doğum yerini Eresos olarak gösterir.
Sappho'nun yaşadığı MÖ 7.–6. yüzyıllarda şiir bugünkü gibi sessizce okunmak için yazılmıyordu.
Şiir, müzikle birlikte söyleniyordu.
Aşk, özlem, güzellik, ayrılık ve insan duyguları onun dizelerinin merkezindeydi.
Aradan yaklaşık 2.600 yıl geçmesine ve eserlerinin büyük bölümünün kaybolmasına rağmen kalan parçalar Sappho'yu dünya edebiyatının en tanınmış isimlerinden biri haline getirdi.
Bugün Skala Eresos'ta denize bakarken aslında yalnızca güzel bir sahile bakmıyorsunuz.
Batı lirik şiir geleneğinin en eski coğrafyalarından birine bakıyorsunuz.
Aynı kasabadan bilimin öncülerinden biri
Eresos'un hikâyesi Sappho ile bitmiyor.
Yaklaşık üç yüzyıl sonra aynı bölgeden başka bir isim çıktı:
Theophrastus.
Theophrastus, Aristoteles'in yakın öğrencisi ve daha sonra Atina'daki Lykeion'un başına geçen filozoftu. Eresos doğumluydu. Bitkileri sistematik biçimde inceleyen çalışmaları nedeniyle bilim tarihinde çoğu zaman botaniğin kurucu isimlerinden biri olarak değerlendirilir.
Daha da ilginci, Aristoteles'in kendisinin de Lesvos'ta bir dönem bulunduğu ve özellikle Kalloni Körfezi'ndeki deniz canlılarını gözlemlediği biliniyor.
Bu nedenle Kalloni bugün zaman zaman “Aristotle's Lagoon – Aristoteles'in Lagünü” olarak tanıtılıyor.
Yani aynı adada bir tarafta insan duygularının tarihini değiştiren Sappho, diğer tarafta doğayı sistematik biçimde anlamaya çalışan Theophrastus ve Aristoteles vardır.
Şiir ve bilim…
İkisi de Lesvos'un hikâyesinde buluşur.
Yüzyıllar sonra Theophilos
Aradan iki bin yıldan fazla zaman geçti.
Bu kez Midilli şehrinin hemen dışındaki Vareia bölgesinde sıra dışı bir halk ressamı dünyaya geldi:
Theophilos Hatzimihail.
Theophilos akademik sanat dünyasının klasik ressamlarından değildi.
Günlük hayatı, köylüleri, kafeleri, kahramanları, mitolojik sahneleri, Büyük İskender'i ve Yunan tarihinin figürlerini kendine özgü, naif bir dille resmediyordu.
Bugün doğup büyüdüğü Vareia'daki Theophilos Müzesi'nde sanatçının 86 eserinden oluşan önemli bir koleksiyon bulunuyor. Müze 1964 yılında inşa edildi ve koleksiyon ertesi yıl bağışlandı.
Theophilos'un tablolarına baktığınızda sadece resim görmezsiniz.
Eski Lesvos'un günlük yaşamını, köylerini, kıyafetlerini ve hayal dünyasını da görürsünüz.
Ve Nobel'e uzanan Lesvos bağı
Bu kültürel zincirin bir başka önemli ismi Odysseas Elytistir.
Burada küçük ama önemli bir ayrıntı vardır:
Elytis Lesvos'ta doğmadı.
1911 yılında Heraklion, Girit'te dünyaya geldi. Ancak ailesi Lesvos kökenliydi ve Elytis'in ada ile güçlü bir kültürel ve aile bağı vardı. Kendi biyografisinde de Lesvos “köken adası” olarak belirtilir.
Elytis 1979 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
Ailesinin Lesvos'taki hikâyesinin fiziksel bir izi bugün hâlâ Gera'daki Papados köyünde görülebilir.
Büyükbabası Nikolaos Vranas'ın 1887 yılında kurduğu Vranas Zeytinyağı Fabrikası, bugün müze olarak hizmet veriyor. Müzenin kalıcı sergilerinden biri de doğrudan “Elytis'in Lesvos'u” temasına ayrılmış durumda.
Sappho, Theophrastus, Aristoteles, Theophilos, Elytis…
Bu isimleri yan yana koyduğunuzda ilginç bir şey ortaya çıkıyor.
Lesvos'un kültürel mirası tek bir döneme ait değil.
2.600 yılı aşan bir düşünce ve sanat zincirinden söz ediyoruz.
Belki bunun nedeni adanın coğrafyasıdır.
Belki Ege'nin ışığıdır.
Belki Anadolu ile Yunan dünyasının arasında bulunmasıdır.
Belki de bu kadar farklı doğa ve insan hikâyesinin aynı yerde buluşmasıdır.
Kesin olan bir şey var:
Lesvos yalnızca görülecek bir ada değildir.
Yüzyıllardır insanlara bir şeyler düşündüren, yazdıran ve çizdiren bir adadır.
6. Kalloni'de Gökyüzüne Bakmak: Avrupa'nın Kuş Gözlem Cennetlerinden Biri
İlkbaharda Kalloni Körfezi çevresinde gün henüz yeni doğarken garip bir hareketlilik başlar.
Ellerinde büyük fotoğraf makineleri, tripodlar ve dürbünlerle insanlar yol kenarlarında bekler.
Bazıları İngiltere'den, bazıları Hollanda'dan, Almanya'dan veya İskandinav ülkelerinden gelmiştir.
Saatlerce aynı sulak alana bakabilirler.
Çünkü onların görmek için binlerce kilometre yol kat ettiği kuşların bir bölümü de aynı anda binlerce kilometrelik başka bir yolculuğun üzerindedir.
Lesvos, Avrupa ile Afrika arasındaki büyük kuş göç yollarından birinin tam üzerinde bulunuyor.
Üstelik Anadolu kıyılarına çok yakın olması nedeniyle Avrupa ve Asya kökenli türlerin yaşam alanları burada birbirine yaklaşır.
Sonuç olağanüstüdür:
Adada yaklaşık 320 farklı kuş türü kaydedilmiştir. Bunların bir bölümü burada yaşar, bir bölümü ürer, bazıları kışı geçirir, bazıları ise yalnızca uzun göç yolculukları sırasında kısa süreliğine Lesvos'a uğrar.
Hikâyenin merkezi: Kalloni Körfezi
Kuş gözlemciliğinin en önemli noktalarından biri Kalloni Körfezi ve çevresindeki sulak alanlardır.
Burada yalnızca tek bir göl veya bataklık yoktur.
Tuzlalar, küçük nehirlerin ağızları, sazlıklar, tuzlu bataklıklar, lagünler, çam ormanları ve zeytinlikler birbirine bağlanarak büyük bir ekolojik sistem oluşturur.
Kalloni ve Polichnitos tuzlaları, Tsiknias ve Vouvaris gibi akarsular, Messa Lagünü ve Skala Kallonis çevresindeki sulak alanlar bu sistemin parçalarıdır.
Kalloni'nin kıyı sulak alanları aynı zamanda Avrupa'nın Natura 2000 koruma ağı içerisinde özel kuş koruma alanları arasında yer alır.
Ve bu manzaranın en dikkat çekici ziyaretçilerinden biri şüphesiz:
Flamingolar.
Özellikle suyun sakin olduğu saatlerde onlarca hatta uygun dönemlerde çok sayıda flamingoyu sığ sularda beslenirken görmek mümkündür.
Fakat Kalloni'nin kuş dünyasını yalnızca flamingolarla anlatmak büyük haksızlık olur.
Burada kara leylek, uzunbacak, kılıçgaga, çeltikçi, angıt, çeşitli balıkçıllar ve beyaz leylekler gibi pek çok tür görülebilir.
Daha da ilginç olanlar ise Lesvos'un Anadolu'ya yakınlığı nedeniyle görülebilen bazı doğulu türlerdir.
Örneğin Krüper sıvacısı – Sitta krueperi, Avrupa'da çok sınırlı bir dağılıma sahiptir ve Lesvos kuş gözlemcileri için özel türlerden biridir.
Benzer şekilde boz kiraz kuşu – Emberiza cineracea ve alaca yalıçapkını gibi türler de adanın kuş faunasının Doğu Akdeniz karakterini gösterir.
İşte bu nedenle İngiliz ve Kuzey Avrupalı kuş gözlemcilerinin Lesvos'a olan ilgisi özellikle yüksektir.
En yoğun dönem ise ilkbahar göçüdür.
Afrika'da kışı geçiren kuşlar kuzeye dönerken Ege üzerinden Avrupa'ya ulaşır. Lesvos'un sulak alanları onlara dinlenebilecekleri, beslenebilecekleri ve yolculuğa yeniden hazırlanabilecekleri doğal istasyonlar sunar.
Sonbaharda ise yolculuk tersine döner.
Aristoteles de aynı sulara bakmıştı
Kalloni'nin hikâyesini daha da özel yapan bir başka ayrıntı vardır.
Bugün dürbünlerle kuş gözleyen insanların durduğu körfezin çevresinde yaklaşık 2.300 yıl önce Aristoteles de doğayı inceliyordu.
Aristoteles Lesvos'ta kaldığı dönemde Kalloni Körfezi ve çevresindeki deniz canlılarını gözlemledi. Canlıların davranışları, anatomileri ve yaşam biçimleri üzerine yaptığı çalışmalar daha sonra zooloji tarihinin temel metinleri arasında yer aldı.
Bu nedenle bölgenin “Aristotle's Lagoon – Aristoteles'in Lagünü” olarak anılması tesadüf değildir.
Düşünün:
Aynı sulak alanda bugün bir biyolog teleskopla flamingoları inceliyor.
2.300 yıl önce ise Aristoteles deniz canlılarını gözlemliyordu.
Belki Lesvos'u değerli yapan şey tam olarak budur.
Doğa burada yalnızca güzel bir manzara değildir.
Binlerce yıldır gözlemlenen, araştırılan ve korunmaya çalışılan yaşayan bir laboratuvardır.
Kalloni'de gün batımına doğru flamingolar sığ suda yürürken, arkalarında Lesvos'un tepeleri yükselir.
O anda aslında adanın bütün hikâyesi tek bir manzarada birleşir:
Anadolu ile Avrupa arasında bir ada…
Milyonlarca yıllık bir coğrafya…
Binlerce yıllık insan tarihi…
Ve bütün bunlardan çok daha eski olan, her yıl aynı yolu izlemeye devam eden kuşlar.
Lesvos: Altı Hikâyeden Çok Daha Fazlası
Lesvos'un adı bizi Hititlerin Lazpa'sına kadar götürüyor.
Coğrafyası onu Yunanistan'ın üçüncü büyük adası yapıyor.
Sigri'deki taşlaşmış ağaçlar 18–20 milyon yıl öncesinin dünyasını bugüne taşıyor.
Plomari'deki bakır imbikler iki yüzyılı aşan uzo kültürünü yaşatıyor.
Eresos'tan çıkan Sappho ve Theophrastus'tan Theophilos ve Elytis'e uzanan kültür zinciri, adanın dünya düşünce ve sanat tarihindeki yerini gösteriyor.
Kalloni'nin sulak alanlarında ise her yıl yüzlerce kuş türü Avrupa, Asya ve Afrika arasındaki yolculuğunu sürdürüyor.
Bütün bunları yan yana koyduğunuzda Lesvos'un neden sıradan bir tatil adası olmadığı daha iyi anlaşılıyor.
Lesvos'ta bir yolculuk yalnızca kilometrelerle ölçülmez.
Mytilini'den Sigri'ye giderken birkaç saat içinde milyonlarca yıllık jeolojik zamandan geçebilirsiniz.
Eresos'ta 2.600 yıllık şiir geleneğinin izini bulabilir, Kalloni'de Aristoteles'in gözlem yaptığı sulara bakabilir, Plomari'de 19. yüzyıl Ege ticaret kültürünün hâlâ yaşayan bir parçasıyla karşılaşabilirsiniz.
Belki bu nedenle Midilli'ye bir kez gitmek çoğu zaman yetmez.
İlk ziyaretinizde adayı görürsünüz.
İkinci ziyaretinizde köylerini keşfedersiniz.
Sonraki ziyaretlerde ise fark etmeye başlarsınız:
Asıl Lesvos, manzaranın arkasındaki hikâyelerde saklıdır.